mücelled
İslam

Sonsuza Dek Evlilik - 4: Meveddet ve Rahmet: Evliliği Ayakta Tutan İki Güç ve Onları Yeniden Canlandırmanın Beş Yolu

Sonsuza Dek Evlilik serisi, 4. bölüm: Evlilik süresince Kur'an'dan ilk ilke.

Mücelled
Mücelled

· 29 dk okuma

Sonsuza Dek Evlilik 4: Meveddet ve Rahmet Yazısı Blog Görseli

Şimdiye kadar dört ilke işledik. Birincisi, evliliğin bir ibadet olmasıydı. İkincisi, "Onlar sizden sağlam bir ahit almışlardır" ayetinden hareketle evlilik ahdi. Üçüncüsü, salih bir eş arayışı. Dördüncüsü ise "Erkek, kız gibi değildir" ilkesi.

Seriye başlarken yirmi kadar ilkeyi kronolojik olarak dört ana başlık altında toplayacağımızı söylemiştik. Bu ilk dört ilke, evlilik öncesi dönemi kapsıyordu. Yani bunlar, bir Müslümanın evliliği düşünmeden çok önce farkında olması gereken psikolojik, içsel ve bilişsel meselelerdi; evlendikten sonra öğrenilmesi zor olan şeylerdi.

Şimdi ikinci ilke grubuna geçiyoruz: Evliliğin serpilip gelişmesi için evlilik süresince geçerli olan Kur'anî ilkeler. Bu grubun ilki olan beşinci ilkeyle başlayalım.

Beşinci İlke: "Aranıza Sevgi ve Merhamet Koydu"

Allah şöyle buyuruyor:

وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً"Ve aranıza sevgi ve merhamet koydu."
— Rûm Suresi, 30:21

Yani Allah, karı ile koca arasına sevgi ve merhamet koymuştur. Bu iki güç bir evlilikte bulunduğu sürece o çift, Allah'ın izniyle birbirine ömür boyu bağlı kalmakla yetinmez; dünya hayatının getirdiği bütün engellere ve zorluklara da birlikte göğüs gerebilir.

Bu iki bileşen Müslüman bir evlilikte eksik olduğunda ise en küçük bir problem, engel ya da aksaklık bile, tıpkı bir virüs gibi, o evliliği alt üst edebilir.

Sevgi ve merhamet bir evlilikte bulunduğunda, belki de Allah ile olan ilişkinden sonra ikinci sırada gelen bir ilişkiye sahip olursun. Başka bir deyişle, bu iki bileşene sahip bir evlilik eşsizdir; hiçbir şey ona benzemez.

Şimdi geçmişimizden, evliliklerini sevgi ve merhamet üzerine kurdukları için mutluluk içinde, adeta bir "dünya cennetinde" yaşayan ailelere dair birkaç örneğe bakalım. Bu, konunun teorik kısmı olacak; pratik kısmına daha sonra geçeceğiz.

Sevgi ve merhametle dolu evler

Peygamber'in evi ve Hz.Hatice(ra.)

Sevgi ve merhametten en büyük payı almış olan, en mutlu, en salih, en mübarek, en nurlu ve en güzel kokulu ev, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) evidir. Burada özellikle hayatının ilk eşi Hz.Hatice (radıyallahu anha) ile geçen dönemine bakacağız.

İmam Buhârî, Sahîh'inde annemiz Âişe'nin şu sözünü rivayet eder:

مَا غِرْتُ عَلَى أَحَدٍ مِنْ نِسَاءِ النَّبِيِّ ﷺ مَا غِرْتُ عَلَى خَدِيجَةَ، وَمَا رَأَيْتُهَا، وَلَكِنْ كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يُكْثِرُ ذِكْرَهَا، وَرُبَّمَا ذَبَحَ الشَّاةَ ثُمَّ يُقَطِّعُهَا أَعْضَاءً ثُمَّ يَبْعَثُهَا فِي صَدَائِقِ خَدِيجَةَ، فَرُبَّمَا قُلْتُ لَهُ: كَأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ فِي الدُّنْيَا امْرَأَةٌ إِلَّا خَدِيجَةُ، فَيَقُولُ: إِنَّهَا كَانَتْ وَكَانَتْ، وَكَانَ لِي مِنْهَا وَلَدٌ"Peygamber'in (s.a.v.) hanımlarından hiçbirini Hatice'yi kıskandığım kadar kıskanmadım. Oysa onu hiç görmedim. Fakat Peygamber (s.a.v.) onu çok anardı. Bazen bir koyun keser, sonra onu parçalara ayırır, ardından da Hatice'nin dostlarına gönderirdi. Bazen ona, 'Sanki dünyada Hatice'den başka kadın yokmuş gibi!' derdim. O da, 'O şöyleydi, böyleydi; benim ondan çocuklarım oldu' derdi."
— Buhârî, Menâkıbü'l-Ensâr 20 (3818)

Hz. Âişe, Hz. Hatice'yi hiç görmediği halde, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımlarından hiçbirini onu kıskandığı kadar kıskanmadığını söyler. Çünkü Hz. Hatice, Hz. Âişe Peygamber'in hayatına girmeden yıllar önce vefat etmesine rağmen Rasulullah (sav.) onu çok anardı.

Bazen bir hayvan keser, onu parçalara ayırır ve merhum eşinin hatırasına, etini Hz. Hatice'nin dost ve akrabalarına dağıtırdı. Bu, daha önce hiç görmediğimiz türden olağanüstü bir vefa ve sevgidir.

Hz. Âişe kıskandığı zamanlarda ona, "Sanki Allah dünyada Hatice'den başka hiçbir kadın yaratmamış gibi davranıyorsun" derdi. Rasulullah ise onu övmekten kendini alamaz, "O şöyleydi, böyleydi ve Allah bana ondan çocuklar verdi" diye cevap verirdi.

Müslim'in rivayetinde de Hz. Âişe, bir keresinde kıskanıp "Hatice!" dediğini, yani "Hep Hatice'den bahsediyorsun" demek istediğini anlatır. Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

إِنِّي قَدْ رُزِقْتُ حُبَّهَا"Şüphesiz onun sevgisi bana rızık olarak verildi."
— Müslim, Fezâilü's-Sahâbe 75 (2435)

Yani Allah, Hz. Hatice'nin sevgisini onun kalbine bir rızık olarak yerleştirmişti ve Rasulullah bu sevgiye engel olamıyordu.

Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Âişe'nin kıskançlığına nasıl anlayışla yaklaştığına da dikkat edelim. Hz. Âişe onunla evlendiğinde genç bir kadındı; Rasulullah vefat ettiğinde bile henüz on sekiz yaşındaydı. Peygamberimiz ona karşı anlayışlı davrandı ve onun için mazeretler buldu.

Hâle'nin sesi

Başka bir rivayette annemiz Hz. Âişe şöyle anlatır: Bir gün kapı çalındı. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına girmek için izin isteyen kişi, Hz. Hatice'nin kız kardeşi Hâle bint Huveylid'di. Hâle'nin izin isteyişi Rasulullah'a Hz. Hatice'nin günlerini hatırlattı ve Hz. Âişe, onun bu sesi duyduğu andaki halini şöyle tasvir eder:

اسْتَأْذَنَتْ هَالَةُ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ أُخْتُ خَدِيجَةَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَعَرَفَ اسْتِئْذَانَ خَدِيجَةَ، فَارْتَاحَ لِذَلِكَ، فَقَالَ: اللَّهُمَّ هَالَةُ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ"Hatice'nin kız kardeşi Hâle bint Huveylid, Resulullah'ın (s.a.v.) yanına girmek için izin istedi. Resulullah, Hatice'nin izin isteyişini hatırladı ve buna sevindi. 'Allah'ım, bu Hâle bint Huveylid!' dedi."
— Müslim, Fezâilü's-Sahâbe 78 (2437); Buhârî, Menâkıbü'l-Ensâr 20 (3821)

Rasulullah, Hâle'nin sesini duyunca kalbi huzurla doldu ve derinden etkilenerek "Allah'ım, bu Hâle!" demeye başladı. Sırf ona Hz. Hatice'nin o güzel günlerini hatırlattığı için çok sevinmişti.

"Allah bana ondan daha hayırlısını vermedi"

Başka bir rivayette annemiz Hz. Âişe, belki biraz da ileri giderek, kıskançlığını şöyle dile getirdiğini anlatır. Peygamber Hz. Hatice'yi andığında onu çokça överdi. Hz. Âişe de bir gün kıskanıp ona şöyle demişti:

مَا تَذْكُرُ مِنْ عَجُوزٍ مِنْ عَجَائِزِ قُرَيْشٍ، حَمْرَاءِ الشِّدْقَيْنِ، هَلَكَتْ فِي الدَّهْرِ، قَدْ أَبْدَلَكَ اللَّهُ خَيْرًا مِنْهَا"Kureyş'in yaşlı kadınlarından, (dişleri dökülmüş) kırmızı dişetli, çoktan ölüp gitmiş bir kocakarıyı ne anıp duruyorsun? Allah sana ondan daha hayırlısını verdi."
— Buhârî, Menâkıbü'l-Ensâr 20 (3821); Müslim, Fezâilü's-Sahâbe 78 (2437)

"Kırmızı dişetli" ifadesi, bütün dişlerini kaybetmiş yaşlı bir kadını anlatmak için kullanılan bir abartıdır; çünkü Hz. Hatice vefat ettiğinde yaşça büyüktü. Hz. Âişe, Allah'ın ona zaten daha hayırlı bir kadın verdiğini söylüyordu. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ise şöyle cevap verdi:

مَا أَبْدَلَنِي اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ خَيْرًا مِنْهَا؛ قَدْ آمَنَتْ بِي إِذْ كَفَرَ بِي النَّاسُ، وَصَدَّقَتْنِي إِذْ كَذَّبَنِي النَّاسُ، وَوَاسَتْنِي بِمَالِهَا إِذْ حَرَمَنِي النَّاسُ، وَرَزَقَنِي اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ وَلَدَهَا إِذْ حَرَمَنِي أَوْلَادَ النِّسَاءِ"Allah bana ondan daha hayırlısını vermedi. İnsanlar beni inkâr ederken o bana iman etti. İnsanlar beni yalanlarken o beni tasdik etti. İnsanlar beni mahrum bırakırken o malıyla bana destek oldu. Ve Allah, başka kadınlardan çocuğu bana nasip etmezken ondan bana çocuk nasip etti."
— Ahmed b. Hanbel, Müsned (24864)

İşte Hz. Hatice'nin günleri ve o evdeki sevgi ve merhamet böyleydi. Davetin Mekke dönemindeki bütün çalkantılara rağmen Hz. Hatice evde, Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) kederini, acısını ve ıstırabını silip süpüren bir ortam sağladı. Allah'ın salih bir eşe verdiği, İslam üzere bir evlilikte sevgi ile merhametin gücü işte budur.

Ümmü Seleme: "Ebû Seleme'den daha hayırlı hangi Müslüman olabilir?"

Bir diğer örnek, sahabeden Hz. Ebû Seleme ile evli olan Hz. Ümmü Seleme'dir. Onlar İslam'ı ilk kabul eden ailelerdendi. Ümmü Seleme, Peygamberimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) şu hadisi işittiğini anlatır:

مَا مِنْ مُسْلِمٍ تُصِيبُهُ مُصِيبَةٌ فَيَقُولُ مَا أَمَرَهُ اللَّهُ: إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ، اللَّهُمَّ أْجُرْنِي فِي مُصِيبَتِي وَأَخْلِفْ لِي خَيْرًا مِنْهَا، إِلَّا أَخْلَفَ اللَّهُ لَهُ خَيْرًا مِنْهَا. قَالَتْ: فَلَمَّا مَاتَ أَبُو سَلَمَةَ قُلْتُ: أَيُّ الْمُسْلِمِينَ خَيْرٌ مِنْ أَبِي سَلَمَةَ؟"Başına bir musibet gelip de Allah'ın kendisine emrettiği şekilde, 'Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz. Allah'ım, bu musibetimde bana ecir ver ve bana bundan daha hayırlısını nasip et' diyen hiçbir Müslüman yoktur ki Allah ona daha hayırlısını nasip etmesin." Ümmü Seleme dedi ki: "Ebû Seleme vefat edince, 'Müslümanlardan hangisi Ebû Seleme'den daha hayırlı olabilir?' dedim."
— Müslim, Cenâiz 3-4 (918)

Yani başına bir musibet gelip de "Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz. Allah'ım, bu musibetimde bana ecir ver ve bana bundan daha hayırlısını nasip et" diyen her Müslümana Allah daha hayırlısını verir. Ümmü Seleme de, kocası Ebû Seleme vefat ettiğinde bu sözleri söylemesi gerektiğini bildiğini, ama içinden "Yeryüzünde Ebû Seleme'den daha hayırlı hangi Müslüman olabilir ki?" diye geçirdiğini anlatır.

Yine de o sözleri söyledi ve kendi ifadesiyle Allah ona gerçekten daha hayırlısını verdi. Öyle ki Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona evlenme teklif etti; daha hayırlı olan o kişi, Rasulullah'ın ta kendisiydi.

Peki, bu örneği neden zikrediyoruz? Ümmü Seleme'nin kocasını nasıl övdüğünü görmek için: "Yeryüzünde hangi Müslüman benim kocamdan daha hayırlı olabilir?" Peki, eşimiz bizim hakkımızda bunu söyleyebilir mi? Bir kadın kocası için, bir erkek de karısı için "Eşimden daha hayırlı kim olabilir?" diyebilir mi? Çünkü bir insanın maskesinin düştüğü, cilasının soyulduğu ve gerçekte nasıl biri olduğunun göründüğü an, işte böyle bir andır. Sevgi ve merhamet de bunu gerektirir.

Ümmü Hakîm ve İkrime

Bir de Ümmü Hakîm'in hikâyesi vardır. Eşi İkrime, kötü şöhretli Ebû Cehil'in oğluydu ve babası gibi Müslümanlarla savaşıyordu. İkrime, Müslüman olmadan önce de, olduktan sonra da bir savaşçıydı; ama Müslüman olmadan önce bu dinden en ince ayrıntısına kadar nefret ediyordu.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke'nin fethinde herkesin affedildiğini ilan ettiğinde, bugün savaş suçlusu diyebileceğimiz birkaç kişiyi bunun dışında tuttu ve İkrime de onlardan biriydi. İkrime, Rasulullah'ın Mekke'ye ulaştığını duyunca sahile kaçtı ve bir tekneyle Yemen'e gitmeye karar verdi.

İşte tam bu noktada Ümmü Hakîm çok akıllıca bir şey yaptı ve kocasını büyük bir merhamet ve sevgiyle kurtardı. Peygamber'e (sallallahu aleyhi ve sellem) koştu ve kocası için bir eman, yani bir güvence vermesini, bunu yazıya geçirmesini istedi. Rasulullah da "Kocan güvendedir, ona zarar vermeyeceğiz" dedi. Rasulullah'ın sözünden asla dönmeyeceğini biliyorlardı. Ümmü Hakîm yazılı emanı alarak sahile kadar koştu ve kocasını tekneye binmek üzereyken yakaladı.

Ona Peygamberimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) bir eman getirdiğini, güvende olduğunu ve kendisine zarar verilmeyeceğini söyledi. Eğer İslam'ı kabul ederse yeniden onun eşi olabileceğini, aksi halde bunun ilişkilerinin sonu olacağını da ekledi.

Rivayete göre İkrime ona bakmadı bile; tekneye binip yola çıktı. Yolculuk sırasında bir fırtınaya yakalandılar ve iş ölüm kalım meselesine dönüştü. İkrime putlara ve Allah'a yalvarmaya, şirk sözleri mırıldanmaya başladı. Bunun üzerine teknenin kaptanı ona şöyle seslendi:

أَخْلِصُوا، فَإِنَّ آلِهَتَكُمْ لَا تُغْنِي عَنْكُمْ شَيْئًا هَاهُنَا"İhlâslı olun (yalnız Allah'a yönelin)! Çünkü burada ilahlarınız size hiçbir fayda sağlamaz."
— Nesâî, Tahrîm 14 (4067)

Yani denizin ortasında seni ancak ihlâs kurtarabilirdi; kurtulmak istiyorsan ibadette yalnızca Allah'ı birlemeliydin. İşte o an İkrime'nin aklı başına geldi ve aslında haktan kaçtığını fark etti. Mekke'ye geri döndü, eşiyle buluştu ve birlikte Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gittiler. İkrime Müslüman oldu; İslam'ın mücahidi, Rasulullah'ın sahabisi ve dinin büyük şehitlerinden biri oldu.

Peki, bütün bunlarda Allah'tan sonra kimin payı vardı? Eşinin. İşte bir ailede meveddetin, yani sevgi ve merhametin gücü budur. Üstelik bu örnekte aile henüz Müslüman bile değildi; ama bunlar, Allah'ın karı ile koca arasına koyduğu kudretli güçlerdir. Bu ilişki doğru yürütüldüğünde ortaya bir mucize çıkar.

Hz. Ali'nin Hz. Fâtıma'nın kabri başındaki sözleri

Bir diğer örnek, Peygamberimizin kızı Hz. Fâtıma'dır. Hz. Fâtıma, Rasulullah'tan sadece altı ay sonra, oldukça genç yaşta vefat etti. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından önce bir gün onun kulağına bir şey fısıldadı ve Hz. Fâtıma ağlamaya başladı. Sonra onu tekrar yanına çağırıp başka bir şey fısıldadı; bu kez Hz. Fâtıma gülümsedi. Ona ne söylendiği sorulduğunda, Rasulullah'ın önce yakında vefat edeceğini söylediğini, bu yüzden ağladığını; sonra da ehl-i beytinden ona ilk kavuşacak kişinin kendisi olacağını söylediğini, bu yüzden de gülümsediğini anlattı.

أَسَرَّ إِلَيَّ: إِنَّ جِبْرِيلَ كَانَ يُعَارِضُنِي الْقُرْآنَ كُلَّ سَنَةٍ مَرَّةً، وَإِنَّهُ عَارَضَنِي الْعَامَ مَرَّتَيْنِ، وَلَا أُرَاهُ إِلَّا حَضَرَ أَجَلِي، وَإِنَّكِ أَوَّلُ أَهْلِ بَيْتِي لَحَاقًا بِي، فَبَكَيْتُ... فَضَحِكْتُ"Bana gizlice şunu söyledi: 'Cebrâil her yıl Kur'an'ı benimle bir kez karşılıklı okurdu; bu yıl iki kez okudu. Bunu ancak ecelimin geldiğine yoruyorum. Ve sen, ehl-i beytimden bana ilk kavuşacak olansın.' Bunun üzerine ağladım... (sonra) güldüm."
— Buhârî, Menâkıb 25 (3623-3624); Müslim, Fezâilü's-Sahâbe 97-99 (2450)

Gerçekten de bu haber gerçekleşti ve Rasulullah'ın vefatından altı ay sonra Hz. Fâtıma da son nefesini verdi. Ailesi tarafından yıkanıp kefenlendi ve cenaze namazı kılındı. Hz. Ali, onun kabrinin başında durup şu dokunaklı beyitleri söyledi:

مَا لِي وَقَفْتُ عَلَى الْقُبُورِ مُسَلِّمًا ... قَبْرَ الْحَبِيبِ فَلَمْ يَرُدَّ جَوَابِيأَحَبِيبُ مَا لَكَ لَا تَرُدُّ جَوَابَنَا ... أَنَسِيتَ بَعْدِي خُلَّةَ الْأَحْبَابِقَالَ الْحَبِيبُ وَكَيْفَ لِي بِجَوَابِكُمْ ... وَأَنَا رَهِينُ جَنَادِلٍ وَتُرَابِأَكَلَ التُّرَابُ مَحَاسِنِي فَنَسِيتُكُمْ ... وَحُجِبْتُ عَنْ أَهْلِي وَعَنْ أَتْرَابِيفَعَلَيْكُمُ مِنِّي السَّلَامُ تَقَطَّعَتْ ... مِنِّي وَمِنْكُمْ خُلَّةُ الْأَحْبَابِ"Bana ne oluyor ki sevgilinin kabri başında durup selam veriyorum da o cevabımı vermiyor?
Ey sevgili, sana ne oldu da cevabımızı vermiyorsun? Benden sonra sevenlerin o yakın dostluğunu unuttun mu?
Sevgili dedi ki: Size nasıl cevap vereyim, ben ki taşların ve toprağın rehinesiyim.
Toprak güzelliklerimi yedi, sizden ayrı düştüm; ailemden ve yakınlarımdan perdelendim.
Benden size selam olsun; benimle sizin aranızdaki sevenlerin dostluğu kesildi artık."
— Hz. Ali'ye nisbet edilen beyitler

Hz. Ali bu beyitlerde, sevgilisinin kabri başında durup selam verdiğini, ama ondan bir karşılık alamadığını söyler. Sevgilisine neden selamını almadığını, paylaştıkları o samimi anları unutup unutmadığını sorar. Sonra sevgilisinin ağzından cevap verir: Taşların ve toprağın rehinesiyken nasıl cevap verebilir ki? Toprak güzelliğini yiyip bitirmiş, o da göçüp gitmiş, ailesinden ve sevdiklerinden perdelenmiştir. Bu yüzden kocasına, dostlarına ve ailesine selamını gönderir; paylaştıkları o samimi anlar ise artık geride kalmıştır.

Bir kocanın karısının cenazesinde bu sözleri söylediğini duyduğumuzda, bu sözlerde saf ve çiğ bir acı okuruz. Satır aralarında da bu mübarek evde bulunan sevgiyi ve merhameti görürüz. Vallahi evlilik, Allah'ın birliğinin ve azametinin bir ayetidir. Daha önce birbirine yabancı olan insanlar arasında böyle bağlar kurulur. İşte bu bağların gizli bileşenleri sevgi ve merhamettir.

Şiirlerde eşlere duyulan sevgi

Şiir konusu açılmışken, kocaların eşleri hakkında, hayattayken ya da vefatlarından sonra söyledikleri birkaç beyte de bakalım. Bu beyitlerin satır aralarında da aynı temayı görebiliriz.

İbn Zürayk: Bağdat'ta bırakılan ay

Yaklaşık bin yıl önce yaşamış meşhur Abbâsî şairi İbn Zürayk el-Bağdâdî'nin çok trajik bir hikâyesi vardır. Rızkının peşinde çok acı çekmiş, ailesinden uzakta çok yalnız bir hayat yaşamıştır. Şu beyitlerde karısıyla vedalaşırken ikisinin de yaşadığı derin acıyı anlatır. Bu yolculuk ona hayatının uzun yıllarına mal olmuş ve ailesinden uzakta vefat etmiştir. Şiirinde şöyle der:

أَسْتَوْدِعُ اللَّهَ فِي بَغْدَادَ لِي قَمَرًا ... بِالْكَرْخِ مِنْ فَلَكِ الْأَزْرَارِ مَطْلَعُهُوَدَّعْتُهُ وَبِوُدِّي لَوْ يُوَدِّعُنِي ... صَفْوُ الْحَيَاةِ وَأَنِّي لَا أُوَدِّعُهُوَكَمْ تَشَفَّعَ بِي أَلَّا أُفَارِقَهُ ... وَلِلضَّرُورَاتِ حَالٌ لَا تُشَفِّعُهُوَكَمْ تَشَبَّثَ بِي يَوْمَ الرَّحِيلِ ضُحًى ... وَأَدْمُعِي مُسْتَهِلَّاتٌ وَأَدْمُعُهُوَمَنْ يُصَدِّعُ قَلْبِي ذِكْرُهُ وَإِذَا ... جَرَى عَلَى قَلْبِهِ ذِكْرِي يُصَدِّعُهُ"Bağdat'ta, Kerh'te yakalarından doğan bir ayımı Allah'a emanet ediyorum.
Onunla vedalaştım; keşke onunla vedalaşacağıma hayatın saflığı benimle vedalaşsaydı.
Ondan ayrılmamam için bana ne çok yalvardı; ama zaruretlerin öyle bir hali var ki yalvarışı kabul etmez.
Ayrılık günü kuşluk vakti bana ne çok sarıldı; benim gözyaşlarım da onun gözyaşları da sel olmuş akıyordu.
O öyle biri ki hatırası kalbimi parçalar; benim hatıram da onun kalbine düşünce onu parçalar."
— İbn Zürayk el-Bağdâdî, "Lâ te'zilîhi" kasidesi

Şair, Bağdat'ta, mahallesinin göklerinde doğan bir ayı geride bıraktığını söyler. Onunla vedalaşırken, bu gün gelmeden ölmüş olmayı diler. Eşi ondan kendisini bırakmaması için yalvarmıştır; ama hayatın zaruretleri insana pek az seçenek bırakır. Ayrılık sabahı eşi ona sımsıkı sarılmış; ikisinin de gözlerinden şelale gibi yaşlar akmıştır. Ve onu hatırladıkça kendi kalbinin acıyla parçalandığını, eşinin de onu hatırladıkça aynı acıyı yaşadığını söyler.

Peki, bu nasıl bir ilişkidir? Bu, sevgi ve merhamet ilişkisidir; aksi halde bu beyitler söylenemezdi.

İbn Hacer ve Leylâ

Sık sık alıntı yaptığımız meşhur hadis âlimi İbn Hacer el-Askalânî'nin de hüzünlü bir hikâyesi vardır. Eşi Leylâ ile vedalaşıp hadis ilmi toplamak için yola çıkarken şu beyitleri söyler:

رَحَلْتُ وَخَلَّفْتُ الْحَبِيبَ بِدَارِهِ ... بِرُغْمِي وَلَمْ أَجْنَحْ إِلَى غَيْرِهِ مَيْلَاأُشَاغِلُ نَفْسِي بِالْحَدِيثِ تَعَلُّلًا ... نَهَارِي، وَفِي لَيْلِي أَحِنُّ إِلَى لَيْلَى"Yola çıktım ve sevgiliyi evinde bıraktım; istemeyerek. Ondan başkasına hiçbir meyil duymadım.
Gündüzümü hadisle avunarak nefsimi oyalıyorum; gecemde ise Leylâ'yı özlüyorum."
— İbn Hacer el-Askalânî; Sehâvî, el-Cevâhir ve'd-Dürer, 1/198

Yani sevgilisini istemeyerek evde bıraktığını ve hayatı boyunca ondan başkasına asla meyletmediğini söyler. Gündüzleri zihnini meşgul etmek için kendini hadis çalışmasıyla oyalar; ama akşam olunca kalbi Leylâ'yı özlemeye başlar.

İbn Hacer, vefat ederken de merhum eşini anar. Şiirindeki vasiyetinde, öldüğünde kemiklerinin onunkilere karışması umuduyla eşinin yanına gömülmek istediğini söyler. Kabrinin nasıl düzenleneceği önemli değildir; yeter ki sevgilisinin, eşinin yanında olsun.

İşte bunlar, Allah'ın buyurduğu gibi "aranıza sevgi ve merhamet koydu" sırrının gerçekleştiği ilişkilere dair örneklerdir.

Önce sükûn, sonra sevgi ve merhamet

Bu yüzden Allah her peygambere ve resule bir eş vermiştir. Çünkü böyle bir misyonun gerektirdiği huzur, evde istikrar gerektirir. Allah şöyle buyuruyor:

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ"Kendileri ile huzura kavuşmanız için size kendi türünüzden eşler yaratıp aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O'nun varlığının delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır."
— Rûm Suresi, 30:21

Allah önce "onlarla sükûn bulasınız diye" buyurur, ardından "aranıza sevgi ve merhamet koydu" buyurur. Sanki şu kastedilir: Sevgi ve merhametin meyvelerini istiyorsan, önce evde sükûn olmalıdır. Evde huzur, dinginlik ve sakinlik olursa, sevgi ve merhametin meyveleri de büyüyebilir. Ama ev çalkantılıysa bu meyveler nasıl ortaya çıkabilir ki?

Sevgi azaldığında merhamet taşır

Burada önemli bir noktaya daha değinmek gerekir: Sevginin evlilik boyunca aynı seviyede kalmasını beklememek gerekir. Pek çok evliliğin başarısız olmasının sebebi, sevgiye dair bu gerçek dışı beklentidir. Peki, sevgi evliliğin bir döneminde azalırsa bu, ilişkinin süresinin dolduğu ve başka yerlere bakmak gerektiği anlamına mı gelir? Hayır; böyle bir durumda ilişkiyi merhametin taşıması gerekir.

İşte bu yüzden Allah hem sevgiyi hem de merhameti zikreder. Eğer sevgi darbe alırsa, ilişkiyi merhamet taşımalıdır. İmam İbn Kesîr de bu ayetin tefsirinde şöyle der:

فَإِنَّ الرَّجُلَ يُمْسِكُ الْمَرْأَةَ إِمَّا لِمَحَبَّتِهِ لَهَا، أَوْ لِرَحْمَةٍ بِهَا، بِأَنْ يَكُونَ لَهَا مِنْهُ وَلَدٌ، أَوْ مُحْتَاجَةً إِلَيْهِ فِي الْإِنْفَاقِ، أَوْ لِلْأُلْفَةِ بَيْنَهُمَا، وَغَيْرِ ذَلِكَ"Erkek kadını ya ona olan sevgisinden ya da ona olan merhametinden dolayı yanında tutar: Ondan bir çocuğu olduğu için, ya da geçiminde ona muhtaç olduğu için, ya da aralarındaki ülfet (alışkanlık ve yakınlık) için ve benzeri sebeplerle."
— İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, Rûm 30:21 tefsiri

Yani bir erkek karısıyla ilişkisini ya ona duyduğu sevgi ya da ona duyduğu merhamet sayesinde sürdürür. Bu merhametin sebebi, aralarındaki ortak bir çocuk, kadının maddi olarak ona bağımlı olması, aralarındaki ülfet ya da başka şeyler olabilir.

Akıllı insanlar ilişkilerini sevgi sayesinde sürdürür; ama sevgi darbe aldığında aradaki merhametin de hatırlanması gerekir. Kadın sana vaktini, bedenini vermiş; senin için görünüşünden, baba evinden vazgeçmiştir. Aynı şekilde erkek de kendini eşiyle sınırlamak için sözde özgürlüklerinin pek çoğundan vazgeçmiştir. Eşleri bir arada tutan bu merhamet, bazen her ilişkinin doğal akışında inip çıkan sevgiden çok daha büyük, daha ağır ve daha parlaktır.

Hz. Ömer'in iki tavsiyesi

Bir adam karısını boşamak isteyerek Hz. Ömer 'e (ra.) gelir. Hz. Ömer ona sebebini sorar. Adam da karısını artık sevmediğini söyler. Bunun üzerine Hz. Ömer ona şöyle der:

وَيْحَكَ! أَلَمْ تُبْنَ الْبُيُوتُ إِلَّا عَلَى الْحُبِّ؟ فَأَيْنَ الرِّعَايَةُ؟ وَأَيْنَ التَّذَمُّمُ؟"Yazıklar olsun sana! Evler yalnızca sevgi üzerine mi kurulur? Peki gözetip kollamak nerede? Vefasızlıktan utanmak nerede?"
— Hz. Ömer b. el-Hattâb'dan nakledilmiştir

Yani Hz. Ömer, evlerin sadece sevgi üzerine kurulmadığını hatırlatır ve gözetip kollamanın, iyilik etmemekten duyulan utancın nerede kaldığını sorar.

Başka bir rivayette ise bir adam Hz. Ömer'e gelip karısının kendisinden nefret ettiğini söylediğini anlatır. Hz. Ömer kadını çağırıp bunu gerçekten söyleyip söylemediğini sorar. Kadın da kocasının ona kendisini sevip sevmediğini sorduğunu, yalan söylemek istemediği için de "Hayır, senden nefret ediyorum" dediğini anlatır. Hz. Ömer onu azarlar ve şöyle der:

فَلْتَكْذِبْ إِحْدَاكُنَّ وَلْتُجَمِّلْ، فَلَيْسَ كُلُّ الْبُيُوتِ تُبْنَى عَلَى الْحُبِّ، وَلَكِنْ مُعَاشَرَةٌ عَلَى الْأَحْسَابِ وَالْإِسْلَامِ"Sizden biri böyle bir durumda (gerçeği söylemesin), güzel söz söylesin. Çünkü her ev sevgi üzerine kurulmaz; insanlar soyun (asaletin) ve İslam'ın gereği olarak bir arada yaşarlar."
— Hz. Ömer b. el-Hattâb'dan nakledilmiştir; Muttakî el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl

Yani böyle bir durumda her şeyi olduğu gibi söylemek yerine güzel ve genel ifadelerle konuşmak gerekir; çünkü her ev sevgi üzerine kurulmaz. Evli çiftler bazen soyları, bazen İslam ya da başka sebepler yüzünden bir arada kalırlar.

Dolayısıyla, bazı sektörlerin bize inandırmak istediğinin aksine, ilişkide sevgi, tutku ve romantizm azaldı diye başka yerlere bakmaya başlamak gerekmez. Öyle olsaydı insanın eşini kıyafetlerini değiştirdiği kadar sık değiştirmesi gerekirdi. Nitekim, evliliğe girdikten kısa süre sonra bu gerçekle yüzleşiriz.

Bu, yine de sevginin yok olması gerektiği anlamına gelmez. Bir evliliğin doğal seyrinde sevgi zamanla daha anlamlı ve daha derin bir şeye dönüşür. Ama başlangıçtaki o titreyen tutku alevinin sönmesi kaçınılmazdır; bu her ilişkinin bir parçasıdır. Gördüğümüz gibi meveddet de merhamet de vazgeçilmez bileşenlerdir.

İstatistiklere göre boşanmaların çoğu evliliğin ilk yılı içinde gerçekleşir. Peki, neden? Bana göre bunun sebebi, bu çiftlerin evliliğe sevginin ne anlama geldiğine dair yanlış bir beklentiyle girmeleridir. İlk üç ya da altı ay boyunca hissettikleri o coşkunun, o sarhoşluğun hep süreceğini sanırlar. Oysa evliliğin gerçeği bu değildir.

Sevgi ve Merhameti Canlandırmanın Beş Pratik Yolu

Peki, ilişkimizde sevgi ve merhameti canlandırmak için pratik olarak neler yapabiliriz?

Öncelikle şunu fark etmek çok önemlidir: Bugün yaşadığımız dünya evlilik kurumuna son derece düşmandır. Etrafımızdaki her sektör eşimizin dikkatini çekmek için vahşice yarışıyor. Bu yüzden eşimizle sürekli bağ kurmaz, sevgi ve şefkat alevini yeniden tutuşturmazsak o alev zayıflar ve sönüp gider. Bu rotayı sürekli düzeltmekten başka çaremiz yok. İlişkiyi heyecanlı, ilginç ve canlı tutmak için somut ve yaratıcı adımlar atmadıkça ilişki kendi kendine büyümez.

Entropi ve imanın eskimesi

Fizikte entropi diye bilinen bir kavram vardır. Entropi, kendi haline bırakılan bir şeyin zamanla en temel, en ilkel haline doğru çözülüp dağılmasıdır. Bir şeyi beslemeden kendi haline bırakırsan bozulur. Entropi bir toplumun ya da bir sistemin tedricen bozulması olarak da tanımlanır. Aslında bu, hayatın her unsuru için geçerlidir.

Bütün gün televizyon izleyip beynini kitaplarla, ilimle beslemezsen beynin de entropiye uğrar; değeri azalmaya başlar. Arabanın bakımını yaptırmazsan entropi devreye girer ve araba dağılmaya başlar. Sağlığına dikkat etmezsen entropi devreye girer; çok zayıf ya da çok şişman, ama en kötüsü çok sağlıksız bir insana dönüşürsün. Bu, ilişkiler ve sevgi de dahil olmak üzere hayatın her alanı için geçerlidir. Eşinle aranızdaki sevginin alevini sürekli körüklemezsen o alev sönüp gider.

Hatta Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الْإِيمَانَ لَيَخْلَقُ فِي جَوْفِ أَحَدِكُمْ كَمَا يَخْلَقُ الثَّوْبُ الْخَلِقُ، فَاسْأَلُوا اللَّهَ أَنْ يُجَدِّدَ الْإِيمَانَ فِي قُلُوبِكُمْ"Elbisenin eskidiği gibi iman da sizden birinin içinde eskir. O halde Allah'tan kalplerinizdeki imanı yenilemesini isteyin."
— Hâkim, el-Müstedrek (5); Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr (84). Elbânî sahih kabul etmiştir (es-Silsiletü's-Sahîha, 1585).

Yani kalpteki iman, giydiğimiz kıyafetlerin eskidiği gibi eskir. Allah ile aramızdaki, ilişkilerin en büyüğü bile eskiyebiliyorsa, diğer insanlarla olan ilişkilerimiz haydi haydi eskir. Bu ilişkiler de yenilenmeyi ve bunun için adımlar atmayı gerektirir.

Pek çok evlilikte "çok sıkıcı" şikâyetinin sebebi de budur: Karı ile koca bütün enerjilerini nişanlılık döneminde harcamışlardır. Artık birbirleri için giyinmeye, güzel kokmaya, hediye almaya, birlikte vakit geçirmeye gerek görmezler; "Nasılsa artık benim" diye düşünürler. Bu yüzden pek çok insan evlilikten tamamen soğur. Bunu değiştirmemiz gerekir.

O halde konunun pratik kısmına geçelim: İlişkimizde sevgi ve merhametin azaldığını hissediyorsak, onları geri getirmek için ne yapabiliriz?

Birinci adım: Eşini sev

Birinci adım, eşini sevmektir. Bu ilk bakışta mantığa aykırı gelebilir. "Sevgiyi nasıl artıracağımızı soruyoruz, sen de 'onu severek' diyorsun; bu pek yardımcı olmuyor" denebilir.

Ancak önce şunu fark etmek gerekir: Sevgi sadece bir isim değildir. İngilizcedeki "love" kelimesi aynı zamanda bir fiildir. Yani sevgi sadece kalpte duran bir duygu değil, aynı zamanda bir eylemdir. Fiil işlendiğinde isim ortaya çıkar; yani sevgiyi doğuran eylemler yapıldığında sevgi duygusu da kendiliğinden belirir.

Dolayısıyla sevgiyi, yapabileceğimiz bir tercih olarak görmek gerekir. Sevgi, izin istemeden kalbe dalan ve insanı bir anda büyüleyen bir yabancı değildir. Bir şeye âşık olduğumuz ya da olumlu veya olumsuz bir şeye bağlandığımız zamanları düşünelim. Bunlar genellikle bizim yaptığımız tercihlere dayanır. Kendimizi o durumların içine sokarız ve bağlılık bunun ardından gelir. Yani önce eylem gelir, duygu onu izler. Bu yüzden sevgi eksikse sevginin eylemini yapmak gerekir; Allah'ın izniyle sevgi duygusu da yeniden büyüyecektir.

Örneğin birbirinizi dinlemek, empati göstermek, onaylamak, övmek ve birbirinizle ilgilenmek, sevgiyi doğuran eylemlerdir.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu hayatı boyunca yaptı. Annemiz Âişe hayızlıyken onun kucağına yaslanıp Kur'an okuması da bunun bir örneğidir:

كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَتَّكِئُ فِي حَجْرِي وَأَنَا حَائِضٌ، ثُمَّ يَقْرَأُ الْقُرْآنَ"Ben hayızlıyken Peygamber (s.a.v.) kucağıma yaslanır, sonra Kur'an okurdu."
— Buhârî, Hayız 3 (297); Müslim, Hayız 15 (301)

Müslim'deki rivayete göre ise birlikte yiyip içtiklerinde Âişe kabı ona uzattığında Rasulullah hemen içmez, kabı çevirip Âişe'nin dudaklarının değdiği yeri bulur ve oradan içerdi. Birlikte et yediklerinde de önce Âişe yer, sonra kemiği ona uzatırdı; Rasulullah da kemiği çevirip Âişe'nin ısırdığı yerden yerdi.

كُنْتُ أَشْرَبُ وَأَنَا حَائِضٌ، ثُمَّ أُنَاوِلُهُ النَّبِيَّ ﷺ فَيَضَعُ فَاهُ عَلَى مَوْضِعِ فِيَّ فَيَشْرَبُ، وَأَتَعَرَّقُ الْعَرْقَ وَأَنَا حَائِضٌ، ثُمَّ أُنَاوِلُهُ النَّبِيَّ ﷺ فَيَضَعُ فَاهُ عَلَى مَوْضِعِ فِيَّ"Ben hayızlıyken (bir kaptan) içer, sonra onu Peygamber'e (s.a.v.) verirdim; o da ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi. Hayızlıyken etli kemiği ısırır, sonra onu Peygamber'e verirdim; o da ağzını benim ağzımın değdiği yere koyardı."
— Müslim, Hayız 14 (300)

Demek ki sevgi duygusu, eylemlerin ardından gelir. Gerekli eylemleri yaparsan sevgi de büyür. İşte birinci adım budur.

Eşini Allah için sevmek

Peki, sevginin en yüksek şekli nedir? Allah için sevmektir. Evliliğimizi bundan mahrum bırakmamalıyız. Çünkü Allah için sevgi denince çoğumuzun aklına hocamız, İslami öğretmenimiz, tecvid hocamız ya da derslere birlikte katıldığımız arkadaşlarımız gelir. Karısını ya da kocasını Allah için sevmenin mümkün olduğunu düşünen ise nadirdir.

Peki, Allah için sevmek ne demektir? Basitçe, birinin ahirette kurtuluşa ermesini istemek ve o kişinin yanında olmanın sana Allah'ı hatırlatması demektir. Bu anlayışı sadece arkadaşlarla ve hocalarla sınırlamamalı, eşimize de genişletmeliyiz.

Burada bir yanlış anlamayı daha düzeltelim: Eşinin seni Allah için sevmesi için çok büyük şeyler yapması gerekmez. Pek çok kişi birini Allah için sevmek isteyerek evlenir ve sonra hayal kırıklığına uğrar. Örneğin bir erkek, karısının pek fazla nafile namaz kılmadığını, derslere ve sohbet halkalarına pek ilgi göstermediğini görür ve "Ben gerçekten öyle biriyle evlenip onu Allah için sevmek istemiştim" diye düşünür. Oysa dindarlık ve Allah için sevmek konusundaki tanımımızı biraz genişletirsek, eşimizin bize İslami açıdan nasıl fayda sağladığını görürüz.

Eşin, gözünü haramdan sakınmana her yardım ettiğinde seni Allah için sevmiş olur. Sana "Annenle babanı ara, epey oldu" dediğinde seni Allah için sevmiş olur. "Şu klibi gördün mü? Maşallah çok etkileyiciydi" ya da "Gel şu İslami seriyi birlikte izleyelim" dediğinde, seni namaz için uyandırdığında seni Allah için sevmiş olur. Bir koca, hanımına hayız ya da başka bir sebeple kaçırdığı Ramazan oruçlarını kaza etmesini hatırlattığında onu Allah için sevmiş olur. Hatta aksırıp "Elhamdülillah" dediğinde eşin sana "Yerhamükellah" diyor ve sünneti hatırlatıyorsa, seni Allah için sevmiş olur.

O halde bunun kıymetini bilmeli ve bunun için Allah'a şükretmeliyiz. Eşimiz bize pek çok şey vermiştir. Böylece birinci adımı, yani eşini sevmenin ne anlama geldiğini ve sevginin en yüksek derecesi olan Allah için sevmeyi görmüş olduk.

İkinci adım: Hediyeleşme sanatı

İkinci adım, ilişkide hediyeleşme sanatını yeniden canlandırmaktır. Bu konu uzun zamandır psikologların, antropologların, ekonomistlerin ve elbette pazarlamacıların ilgisini çekmektedir. Hediye vermenin insan psikolojisi üzerinde şaşırtıcı derecede karmaşık etkileri vardır. Basit bir hediye bile mevcut bağları güçlendirir ve yepyeni bağlar kurar. Bu yüzden Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

تَهَادَوْا تَحَابُّوا"Hediyeleşin ki birbirinizi sevesiniz."
— Buhârî, el-Edebü'l-Müfred (594); Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ (6/169)

Yazarlardan biri, evliliğinin tükendiğini kocasının ona hediyesini kahverengi bir market poşetinin içinde verdiği gün anladığını söyler. Bu biraz abartılı gelebilir, ama asıl mesele de budur: Hediye vermenin önemi.

Pek çok erkek, eşiyle daha görüşme aşamasındayken elinde markalı çantalar ve pahalı hediyeler olmadan kapısına gitmez. Ama evlendikten sonra eve sadece market poşetleri ve fişlerle gelmeye başlar. O zamanlar aslında bir yabancıya hediyeler veriyor; onun hakkında neredeyse çok şey bilmiyordu. Şimdi ise o kişi hayat arkadaşı olmasına rağmen hediye vermeyi bırakmıştır. Bu nasıl mümkün olabilir?

O halde birbirinize hediye vermeyi yeniden canlandırın. Bu, çok basit ama çok etkili bir nebevî stratejidir. Psikologlar ayrıca hediyeleşmeden en çok faydalananın hediyeyi alan değil, veren olduğunu söylerler. Çünkü hediye verdiğin kişinin sevincini görmek, insana muazzam bir karşılık verir. İşte sevgi ve merhameti aranıza geri getirmenin ikinci yolu budur.

Üçüncü adım: Birbiriniz için süslenin

Üçüncü adım, birbiriniz için giyinip süslenmek ve kendinizi birbirinize göze hoş gelen bir şekilde sunmaktır. Bir kadın için kocası, bir erkek için de karısı, haram olmaksızın tepeden tırnağa bakabileceği tek insandır. Bu yüzden eşler birbirinin gözüne hoş görünmeye özen göstermelidir.

Bu, çok fazla bir şey gerektirmez. Allah, bize "Bize gözlerimizi aydınlatacak eşler ve nesiller bağışla" diye dua etmeyi öğretmiştir. O halde gözlerin gördükleri konusunda da birbirinizi memnun edin.

Bir erkek için bu, eve gelmeden önce yanında yedek bir kıyafet bulundurup üstünü değiştirmek, elini yüzünü yıkamak, güzel bir koku sürmek, dişlerini fırçalamak ve saçını taramak kadar basit olabilir. Bunlar bir kadın için çok şey ifade eder. Aynı şekilde kocasının eve gelmesini bekleyen bir kadın için de günlük rutininden on dakikalık bir fedakârlık yeterlidir: Aynaya bakmak, biraz makyaj yapmak, saçını taramak ve kocası için güzel bir kıyafet giymek.

Eşler bunu birbirleri için yapmazsa, gözler doğal olarak başka güzellik kaynakları aramaya başlar. Bu, "Ya bunu yaparsın ya da aldatılırsın" diyen duygusal bir şantaj değildir; amacımız bu değil. Ama yine de unutmamak gerekir ki insanlarla muhatabız. Eşler birbirinin tek helal kaynağıdır ve bu ihmal ettiklerinde aralarına üçüncü taraf olarak şeytanın girmesine mahal verebilirler. Bu yüzden gerekeni yapmak gerekir.

İbn Abbas ra. şöyle demiştir:

إِنِّي لَأُحِبُّ أَنْ أَتَزَيَّنَ لِلْمَرْأَةِ كَمَا أُحِبُّ أَنْ تَتَزَيَّنَ لِي الْمَرْأَةُ"Ben, hanımımın benim için süslenmesini sevdiğim gibi, hanımım için süslenmeyi de severim."
— İbn Ebî Şeybe, el-Musannef (19263); Taberî, Câmiu'l-Beyân, Bakara 2:228 tefsiri

İnşallah ilerleyen bölümlerde "Onlarla iyilikle geçinin" ilkesini ele alırken bu söze tekrar döneceğiz. İşte üçüncü adım budur.

Dördüncü adım: Kesintisiz, ilgili sohbet anları

Dördüncü adım, birbirinize kesintisiz ve ilgili sohbet anları ayırmaktır. Bu, her akşam telefonların uçak modunda olduğu ve sadece karşınızdaki kişiyle ilgilendiğiniz yarım saatlik bir zaman bile olabilir.

Buna vaktin olmadığını söylüyorsan, o zaman ailenin senin için en önemli şey olmadığını kabul etmen gerekir. Bu konuya "İş, pazarlık konusu olmaz" zihniyetiyle değil, "Aile pazarlık konusu olmaz" zihniyetiyle yaklaşmak gerekir. Zihniyetteki bu basit değişiklik, her akşam kesintisiz bir sohbet için pek çok imkânın ve yaratıcı seçeneğin kapısını açar.

Gerçekçi olalım: Er ya da geç ya işten çıkarılacak, ya yerine daha donanımlı biri bulunacak ya da sadece yaşlanacaksın. Emekli olup bütün gün evde kaldığında, eşinle nasıl bağ kuracağını bilemeyeceksin; çünkü onu 30, 40, belki de 50 yıl boyunca ihmal etmiş olacaksın. Ona duygusal olarak en çok ihtiyaç duyduğun anda o bu desteği veremeyecek; çünkü sen bu bağı yıllar boyunca ilişkinin içinde inşa etmemiş olacaksın. Bu yüzden kendini hayatının çok erken bir döneminden itibaren buna alıştırmalısın.

Ümmü Zer' hadisi

Annemiz Hz. Âişe'nin bir hadisi, İslam âlimlerini adeta büyülemiştir. Bir gün Hz. Âişe ra., Peygamber'e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip ona bir şey anlatmak istediğini söyler ve şöyle başlar:

جَلَسَ إِحْدَى عَشْرَةَ امْرَأَةً، فَتَعَاهَدْنَ وَتَعَاقَدْنَ أَنْ لَا يَكْتُمْنَ مِنْ أَخْبَارِ أَزْوَاجِهِنَّ شَيْئًا"On bir kadın oturdu ve kocalarının haberlerinden hiçbir şeyi gizlemeyeceklerine dair aralarında söz verip anlaştılar."
— Buhârî, Nikâh 82 (5189); Müslim, Fezâilü's-Sahâbe 92 (2448)

On bir kadın bir araya gelmiş ve kocaları hakkında hiçbir şeyi gizlemeden konuşacaklarına dair söz vermişlerdir. Hz. Âişe duyduğu her şeyi kusursuz bir hafızayla Rasulullah'a anlatmaya başlar. Birinci kadının kocası hakkında söylediklerini, ikinci kadının söylediklerini, on birinci kadına kadar hepsini tek tek aktarır. Bu anlatım, ortalama bir Arabın bile sözlük olmadan anlamakta zorlanacağı kadar yüksek seviyede bir Arapçadır. Kadınların bazıları mutlu, bazıları istismarcı, bazıları da çok hüzünlü ilişkileri anlatır.

On birinci kadın Ümmü Zer'di, kocasının adı da Ebû Zer'di ra. Ümmü Zer' kocasını cömert, eli açık, nazik ve sevgi dolu biri olarak överek anlatır. Ancak hikâye, Ebû Zer'in karısını boşamasıyla biter.

Hadis neredeyse tam bir sayfa uzunluğundadır ve Rasulullah, Hz. Âişe'nin sözünü bir kez bile kesmez. Hz. Âişe sözünü bitirdiğinde ise ona şöyle der:

كُنْتُ لَكِ كَأَبِي زَرْعٍ لِأُمِّ زَرْعٍ، إِلَّا أَنَّ أَبَا زَرْعٍ طَلَّقَ، وَأَنَا لَا أُطَلِّقُ"Ben sana karşı, Ebû Zer'in Ümmü Zer'e olduğu gibiyim; ancak Ebû Zer boşadı, ben ise boşamam."
— Buhârî, Nikâh 82 (5189); Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ (9139)

Yani Rasulullah, Hz. Âişe'ye Ebû Zer'in Ümmü Zer'e olduğu kadar iyi davrandığını, tek farkın Ebû Zer'in boşaması olduğunu, kendisinin ise onu asla boşamayacağını söyler. Bu bize neyi anlatır? Rasulullah (sav.) onu dikkatle dinlemiştir. Ardından yaptığı yorum, her şeyi duyduğunu, anladığını, değerlendirdiğini ve bir görüş bildirmeye hazır olduğunu gösterir.

Bu yüzden İmam Buhârî bu hadisi Nikâh kitabında, "Ailesiyle güzel geçinme" bölümünde zikreder.

Hz. Âişe, Rasulullah'ın şu halini de anlatır:

كَانَ إِذَا صَلَّى، فَإِنْ كُنْتُ مُسْتَيْقِظَةً حَدَّثَنِي، وَإِلَّا اضْطَجَعَ"(Peygamber fecrin iki rekât sünnetini) kıldığında, eğer ben uyanık isem benimle sohbet ederdi; değilsem uzanırdı."
— Buhârî, Teheccüd 24 (1161); Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn 133 (743)

Yani Rasulullah (sav.), Hz.Âişe uyanıksa oturup onunla sohbet eder, uyuyorsa uzanırdı. Bu, çok basit ve çok rahat, ama ailesine karşı çok samimi bir davranıştır.

Vahyin başlangıcına dair o uzun hadisi, yani Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşadıklarını, örtünmesini, korkusunu ve Hz. Hatice'nin ona yaptıklarını rivayet eden de Hz. Âişe'dir. Bu da karı ile koca arasında geçen sohbetlerin bir ürünüdür.

Dolayısıyla programımız ne olursa olsun, her gece ya da her gün eşimizle hal hatır sorduğumuz, bağ kurduğumuz bir zaman ayırmamak için hiçbir mazeretimiz yoktur. Daha bugün ilgilendiğim bir boşanma davasında kadının asıl şikâyeti "Artık hiç konuşmuyoruz, birbirimizden uzaklaşıyoruz" idi. Olacak olan da budur. Entropi gibi, ilişkiyi beslemezsen büzüşür ve ölür. İşte dördüncü adım budur.

Beşinci adım: Sosyal medya

Beşinci ve son adım ise sosyal medyayla ilgilidir. İlişkisini önemseyen ve evliliğindeki sevgi ve merhametin zarar görmesinden endişe duyan herkes, sosyal medyayı azaltmayı ciddi olarak düşünmelidir.

Bir hayat kuralı olarak, birini sevmek istiyorsan herkesin dikkatini çekmeye çalışmayı bırakmalısın. Çünkü zamanla beynin dopamini ve heyecanı ancak birden fazla insanın ilgisinden almaya alışır ve artık tek bir kişinin ilgisiyle yetinmez hale gelirsin. Başkalarının ilgisini ve onayını aramayı bırak. Artık evlisin; bunların hiçbirinin önemi yok. Sosyal medyayı azalt, eşine odaklan ve ona değer vererek Allah'ı razı et.

Sosyal medya ilişkileri mahvediyor. Artık şu çok yaygın bir söylem haline geldi: Biriyle evlenmeyi düşünen bir kadın, o kişiyi anlatırken "Elhamdülillah namaz kılıyor, oruç tutuyor, dinini iyi yaşıyor, iyi bir aileden geliyor, çalışıyor ve maşallah sosyal medya kullanmıyor" diyor. Yani sosyal medya kullanmamak bile artık aranan özellikler listesine girdi. Demek ki insanlar bunun aileleri ayıran bir şey olduğunun farkında.

Sosyal medyanın bir diğer boyutu ise mutluluğunu dünyaya göstermen ve sırf bu yüzden ilişkine zehir taşımandır. Bu, insanları romantik hayatına dahil etmen demektir. Özel hayatının senin için bu kadar mı değeri yok?

Belki internette bazı çiftlerin giydiği "O benim" yazılı, çok yapmacık eş tişörtlerini görmüşsünüzdür. Onların hevesini kırmak istemeyiz; ama kimse ikisinin peşinde değil. Bunu dünyaya ilan etmek zorunda da değiller.

İkinci ve daha ciddi nokta şudur: Bu şekilde dünyayı romantik hayatına davet etmiş, özel hayatını herkese açmış olursun. Herkesin birbirinizi ne kadar sevdiğinizi bilmesi gerekiyor mu? Herkes senin iyiliğini mi istiyor? Herkes evli mi? Evli olanların hepsi mutlu bir evliliğe mi sahip? Sonra da "Çok iyiydik, her şey mükemmeldi, birdenbire dağılmaya başladık" diye şaşırırsın. Oysa ilişkine kaç kişiyi dahil ettiğini düşünmen gerekir.

Elbette bu konuda takıntılı olmak istemiyoruz; bu da nebevî yol değildir. Ama Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda bazı uyarıcı sözleri olduğunu da biliyoruz. Rasulullah şöyle buyurmuştur:

إِذَا رَأَى أَحَدُكُمْ مِنْ نَفْسِهِ أَوْ مَالِهِ أَوْ مِنْ أَخِيهِ مَا يُعْجِبُهُ فَلْيَدْعُ لَهُ بِالْبَرَكَةِ، فَإِنَّ الْعَيْنَ حَقٌّ"Sizden biri kendisinde, malında ya da kardeşinde hoşuna giden bir şey görürse, onun için bereket duası etsin. Çünkü göz (nazar) haktır."
— Ahmed b. Hanbel, Müsned (15700); Hâkim, el-Müstedrek (7500). "Nazar haktır" kısmı: Buhârî, Tıb 36 (5740); Müslim, Selâm 41 (2187).

Yani hoşumuza giden bir şey gördüğümüzde "Allah bereket versin" dememiz gerekir; çünkü nazar haktır. Rasulullah şöyle de buyurmuştur:

الْعَيْنُ تُدْخِلُ الرَّجُلَ الْقَبْرَ، وَالْجَمَلَ الْقِدْرَ"Nazar adamı kabre, deveyi de tencereye sokar."
— Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ (7/90); Elbânî hasen kabul etmiştir (Sahîhu'l-Câmi', 4144).

Yani nazar insanı kabre, deveyi de tencereye götürür; deve ölür ve onu yersin. Nazar hem insanları hem hayvanları etkiler. Câbir'den rivayet edilen bir hadiste ise Rasulullah şöyle buyurur:

أَكْثَرُ مَنْ يَمُوتُ مِنْ أُمَّتِي بَعْدَ قَضَاءِ اللَّهِ وَقَدَرِهِ بِالْعَيْنِ"Ümmetimden Allah'ın kazası ve kaderinden sonra en çok ölenler, nazar yüzünden ölenlerdir."
— Bezzâr, Müsned; Tayâlisî, Müsned (1858). Elbânî hasen kabul etmiştir (Sahîhu'l-Câmi', 1206).

Birçoğumuz özel hayatımızı, romantizmimizi ve hayatımızın en küçük ayrıntılarını sosyal medyada süslenmiş bir tepsi içinde dünyanın nazarına sunuyoruz. Her konuşmayı, her kıyafet seçimini, her anı dünyaya gösteriyoruz. Sonra da "Birbirimizden uzaklaşıyoruz, sanki şeytan bizi ayırıyor, artık bana dokunmasını bile istemiyorum, ne olduğunu bilmiyorum" diye şaşırıyoruz.

Tekrar edelim, bu konularda takıntılı olmak istemeyiz; bu da dinimizden değildir. Sabah ve akşam zikirlerini öğrenip okuyarak tedbirimizi alırız. Ama aynı zamanda zarar görebileceğimiz yerlerden de uzak dururuz. Hayatını sosyal medyada sergilemek sadece sorumsuzca, olgunlaşmamış ve senin sahip olduklarına sahip olmayanlara karşı duyarsızca bir davranış değildir; aynı zamanda ilişkine de büyük zarar verir.

Böylece "Aranıza sevgi ve merhamet koydu" ayetini ele aldık. Sevgi ve merhameti en güzel şekilde yaşamış insanlardan örnekler verdik ve hayatımız boyunca sevgi ve merhamet darbe aldığında onları yeniden inşa edebileceğimiz beş yolu gördük.

Kaynaklar

  1. 1.İkrime'nin kaçışı ve teknedeki olay: Nesâî, Tahrîm 14 (4067). Ümmü Hakîm'in ona eman alıp peşinden gitmesi: Mâlik, el-Muvatta', Nikâh 20 (1134); Hâkim, el-Müstedrek (5055). İkrime Yermük'te (bazı rivayetlere göre Ecnâdeyn'de) şehit düştü.
  2. 2.Bu beyitler Hz. Ali'nin divanında yer alır ve ona nisbet edilir; nisbetin sıhhati hakkında edebiyat tarihçileri arasında görüş ayrılığı vardır.
  3. 3.İbn Zürayk el-Bağdâdî (ö. 420/1029 civarı), "Lâ te'zilîhi fe-inne'l-azle yûli'uhû" diye başlayan meşhur kasidesi.
  4. 4.İbn Hacer el-Askalânî'nin Halep'te evlendiği Leylâ hakkındaki beyitleri: Sehâvî, el-Cevâhir ve'd-Dürer, 1/198; Sıbt İbnü'l-Acemî, Künûzü'z-Zeheb fî Târîhi Haleb, 1/423. Vefatı sırasında yanına gömülmeyi dilediği beyitlerin Arapça metni bu yazıda verilmemiştir.
  5. 5.Ömer b. el-Hattâb'ın bu iki sözü edeb ve târih kaynaklarında nakledilir; ikincisi İbn Ebî Uzre ed-Düelî'nin hanımı hakkındadır.
  6. 6.Vahyin başlangıcı hadisi: Buhârî, Bed'ü'l-Vahy 3 (3); Müslim, Îmân 252 (160).
  7. 7.Kaynak ders: Ali Hammuda, "Married Ever After" serisi, 4. bölüm.
  8. 8.Ayet mealleri Diyanet İşleri Başkanlığı meali esas alınarak sadeleştirilmiştir.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın.

Bu konuda bir test

Tüm testler →

İlgili yazılar