İlk Görüşte Yanılgı
Üniversitede birkaç derste Mevlana’nın bir sözü bize nakledildi: “Senin söylediğin karşındakinin anladığı kadardır.” İlk bakışta bu söz, yapısı gereği sanki söylediğimiz bir sözün anlaşılır olabilmesi için çeşitli yapısal ve anlaşımsal kalıplara yaklaşması gerektiğini bizlere öğütler. Halbuki atasözleri ve bu denli güçlü anlatım yollarının, ilk bakışta manaya doğrudan ulaşamayacağımız tecrübeleri yaşadığımızdan sebep, bu denli basit bir cevabı bizlere taşımış olmasını kabul etmek bizler için kolaycılık olacaktır. Bu söz kendini barizmiş gibi gösterse de tecrübesizliğimiz bizi farklı bir mana çıkarmamız konusunda bize engel olur. Bu anlamda, “senin söylediğin” denirken ki etken (özne) hep okuyucunun üstüne alındığı bir şeydir. Halbuki bu söz iki taraflı anlaşılmalıdır. Aksi taktirde sadece kaba bir düsturla “ben hep anlatırım, hiç anlayan olmam” diyerek anlayış sahamızda bize hep etkenlikte bir pay aratır. Anlatan taraf olmanın getirdiği avantajlı konumun tabii bir olumlu bir konforu var. Peki bu anlayan olma durumunun bize sunduğu konfor nedir?
“Anladığımız kadar” olan şey, bilgi ve bilinçle açıklanabilir türden bir sorundur. Bilgi ve bilinç yalnızca bugün birbirinden ayrı türden şeylermiş gibi anlaşılabilir. Bilgi ile yapılacak işi bilinç belirler. Bundan sebep bilgisiz bilinç nasıl olmazsa, bilinçsiz bilgi de kendine bir mana bulamaz. Bu bilinçsizlikle aştığımız yollarda bize bir anlamsız tembellik fısıldanır. Mesela sözde, karşının seni anlaması için, anlatan ihya edici de olsa, anlatanın bir mücadelesi söz konusudur. Anlayanın hiçbir şeyi yüklenmesi beklenmiyor gibi anlaşılır. Bu da yanlış bir şekilde anlayan olmanın getirdiği bir sahte, tembel bir konfordur.
Tabii bu inildikçe çıkılan bir düşüncedir.
Mesela bir kelimenin zenginliğini bilmeyen bir kişinin o kelimeyi kullanması olabilecek bir şeydir. Çünkü iletişimde alışverişin nesnesel boyutu, sadece jest ve mimiklere kadar indirgenebilir. Fakat soyut boyutuna gelindiğinde bir kelimenin kullanımı, bilinçli bir tercihle yapıldığında alıcının da o bilince erişme gayreti içinde kendini eğitmesi gerekir. Bu eğitim de önce konumlanmayla başlar. Bu sözün “anlayıcı” konumunda olmakla yani.
Bilgiyi edinme yolları şüphesiz bazı ortak ve özel raddelere bağlıdır. Örneğin yürümek, koşmak, basit alışverişler yapmak ortak raddelerdir. Her insan bu merhaleleri tecrübe eder. Fakat özel olan, kişinin bir veya birkaç konu üzerinde açtığı farkla anlaşılır. O kişi anlayıcı konumunda kendini belirlediğinden sebep bu sözü sadece bir “aktarım” gücü üzerinden kavrayamaz. Anladığı kadarındaki havuzu genişletmeye çaba sarf etmeyi öğüt edinmelidir. Çünkü söz öyle dümdüz bakınca sadece bir aktarım becerisine işaret eder ve anlaması gerekene de bir konforlu tembellik izni çıkardığı sanılabilir.
Anlatılanı ihya edici olarak kabul ettiğimiz zaman anlayıcıya düşen, anlamak için mücadeledir. Çünkü tembellik anlatıcının çözebileceği bir husus değil hatta mecburiyeti de değildir. Anlatıcı açısına geçmek için de önce bir anlayan olmak şarttır. Anlamak için verilen mücadele, tutum veya söylem ortaya çıktığı zaman,
sözler zaten asıl anlamını kavratır.



